Nietzsche - Marx: “Uzlaşma ve Çatışma”
19.yüzyılın iki önemli ismi olmakla beraber, aslında tüm düşünce tarihinin hakkında en çok sözedilmiş filozoflarıdır Marx ve Nietzsche. Her ikisi de insanlık tarihine yön vermiş, büyük etkiler yaratmış ve kendilerinden sonraki döneme de “kendilerini aşma” zorunluluğunu bırakmışlardır. Günümüzde dahi en çok okunan filozoflar arasında ilk sıralarda gösterilirler. Bu iki filozofun dünyayı yorumlayışları ve insanlığa getirmek istedikleri çözüm önerileri, elbette birbirinden farklı, hatta neredeyse taban tabana zıttır. Fakat bununla birlikte kimi noktalarda da aynı ortak görüşleri paylaşırlar. Sosyalizm, eşitlik ve demokrasi gibi kavramlara şiddetle karşı çıkan, tersine bir üslupla köle-efendi ahlakını ve bu yönde bir devinimi olumlayan, Üst-insan kavramıyla yeryüzünün biricik efendisini arayan Nietzsche ile özel mülküyete karşı ayaklanan, toplumdaki tüm sınıfları ortadan kaldırıp her bir bireye eşit şartlarda ve imkanlarda doğmak ve yaşamak hakkını savunup, komünal bir ütopya tasavvur eden Marx’ın ortak yanlarından bahsetmek elbette şaşırtıcıdır. Fakat bu ortak yönler, sadece geçmişe dayalı yorumlamaları itibariyledir. Öncelikle yabancılaşma konusunu ele alalım; Decadence ve Yabancılaşma Teorisi Nietzsche’ye göre insan ve doğal olarak ona bağlı olan herşey, nihilizmin bir sonucu olarak yabancılaşma içindedir. Yabancılaşmanın her türlü tezahürü, artık insan yaşamının her bir detayına kadar işlemekte ve bu sorun o kadar büyümekte ki, gelecekte insan neslinin sonunu bile getirebilecek bir sonuç doğurabilecektir. Nietzsche, bu tür uç noktada bir yabancılaşmaya nihilizmin sebep olduğunu düşünür ve nihilizme karşı tavır takınır. Tanrı’nın ölümü savı, bu trajik duruma bir göndermedir. Nietzsche’ye göre insanoğlunun hayatın her türlü sertliğine, acısına ve kederine karşı yarattığı Tanrı inancı, yozlaşmış ve artık değerini fazlasıyla yitirmiştir. Bunda Hristiyanlığın etkisinin büyük olduğunu, hatta en büyük sebebin Hristiyanlık olduğunu düşünür ve kendini Hristiyanlığa karşı Deccal ilan eder. Friedrich Nietzsche, Tanrı kavramına atfedilen tüm özelliklerin aslında insanın şaşırtıcı ve güçlü olan yanını temsil ettiğini düşünüyordu. Ne var ki insanoğlu, bu özelliğini kendinde ve olduğu gibi kabul etmek yerine, dışsal bir tasarı yarattı. Kendi dışında yarattığı bu imgeler dünyasında yaşamak zorunda kaldı. Aslında, bu imge, aynı zamanda kutsal bir istencin, kudret ifadesinin tezahürüydü. İnsanoğlu, kendi kudretinden yola çıkarak yarattığı Tanrılarını daha da yüceleştirdi ve onlara benzemeye çalıştı. Fakat bu inanç, yine insanoğlunun kendisi tarafından yozlaştırıldı ve insan giderek kendine yabancılaştı. Çünkü kendini doğasından ayırıp, farklı kisvelere bürünmüş olarak dışsallaştırdı. Konuyla ilgili olarak şöyle der Nietzsche; “İnsan bütün güçlü ve şaşırtıcı momentlerini, kendine izafe etmeye cesaret edemedi. O, onları ‘edilgen’ , ‘acı çekilmiş’ , kendisine yönelik tahakkümler olarak tasarladı…”[2] İnsanı insan yapan şey, Marx’a göre emektir. İnsanın doğaya galip gelmesinde emeğin rolü, tartışılamayacak kadar büyüktür. İnsan, doğaya hükmedebilse de ondan kopamaz ve uyum içinde yaşar, zira insanda diyalektik maddeciliğe göre tabiatın bir parçasıdır. Lakin sanayi devriminin sonucu olarak üretim araçlarına sahip olan Burjuva, kol gücünden, emekten başka birşeye sahip olmayan Proleterler üstünde büyük bir hakimiyet kurmuş, bu iki kutup arasında yaşam şartları bakımından büyük ayrılıklar meydana gelmiştir. Bu sebeple emek yabancılaşmıştır, çünkü iş, işçinin dışındadır artık. Bu noktada Marx şöyle der; “Özel mülküyet, yabancılaşmış emeğin işçinin doğayla ve kendi kendisiyle olan dışsal ilişkisinin ürünü, zorunlu sonucudur.” [4] Kısacası emek, emekçinin dışında olduğunda, o artık yabancılaşmış emektir ve özel mülkiyeti doğrurur. Yabancılaşmış emek, doğadan kopmuş, kendisini unutmuş işçinin emeğidir. Emek, bir anlamda bireyin kendini gerçekleştirmesi ve yaratmasıdır. Yaratı ve emek, birbirinden ayrı düşünülemez. Böyle bir durumda işçii zihinsel olarak alçalır ve kendine de yabancılaşır. Tekrar Marx’a dönelim; “Emeğin bu yabancılaşması nelerden oluşmaktadır? Bir kere, iş işçinin dışındadır; onun tabiatıın bir parçası değildir; sonuç olarak işçi işinde kendi kendisini gerçekleştirmemekte, kendi kendisini inkar etmektedir; kendisini mutlu değil, mutsuz hissetmektedir; özgür şekilde fiziksel veya zihinsel olarak alçalmış olmaktadır” [5] Marx, tarihe bakıp insanın ve emeğin yanacılaşmasını çözümlemekle kalmaz, aynı zamanda geleceğe dair kalıcı çözümler üretir. Tam da bu noktada Friedrich Nietzsche ile keskin görüş ayrılıkları yaşarlar. Çünkü Marx, bu yabancılaşmayı aşabilmek adına Komünizmi, Fridrich Nietzsche ise Üst-insan’ı ortaya koyar. Komünizm ve Üst-insan kavramları, ütopik bir dünyayı temsil etmektedir. Marx’ın çözüm adına tüm sınıfları, hatta komünizm ile devleti ortadan kaldırma fikrine karşılık, Nietzsche, sınıf ayrılıklarının üzerine giderek efendi-köle kavramlarını iyice belirginleştirir ve dünyanın son efendisi olacak Üstinsan’ı arar. Nietzsche, kendine yabancılaşan insanın sağlığına kavuşabilmesi için, tekrar vahşi doğasına geri dönmesi gerektiğini savunur; “İnsanın evcilleştirişi (kültür) derine gitmez, onun derine gittiği her yerde derhal yozlaşma (yabancılaşma) oluşur (tipi: Hristiyan). Vahşi insan, doğaya geri dönüştür.Ve belirli bir anlamda onun tekrar sağlığına kavuşmasıdır, kültürden kurtarılarak şifaya ulaştırılmasıdır” [6] Marx ise bu yabancılaşma hakkında çözüm olarak Komünizmi sunar; “Komünizm, özel mülkiyetin, insanın kendine yabancılaşmasının olumlu olarak ortadan kaldırılışı ve böylelikle insan tabiatının insan aracılığıyla ve insan için gerçek olarak sağlanışıdır(…) Özel mülkiyetin olumlu olarak ortadan kaldırılışı, insan yaşamının sağlanması olmakla, böylece bütün yabancılaşmanın olumlu olarak ortadan kaldırılışıdır ve dolayısıyla insanın dinden, aileden, devletten,vs.kendi insani, yani toplumsal yaşamına geri dönüşüdür” [7] Konuyu toparlamak gerekirse, Nietzsche ve Marx, insanın kendine yabancılaştığı konusunda hemfikirdirler. Lakin her ikisi de bu konuya, kendi bakış açıları ile tanım koyar ve çözüm önerileri sunar. Yabancılaşma konusunda tanım olarak çok büyük ayrılıklar olmasa da, çözüm önerileri taban tabana zıttır. Apollon – Dionysos İkililiği ve Diyalektik Materyalizm Apollon; Nietzsche göre aklın, mantığın, ölçünün, tutarlılığın, biçimin tanrısıdır. Dionysos ise; aşkın ve taşkın duygulanımın, tutkunun, coşkunun tanrısıdır. Görüldüğü üzere Dionysos ve Apollon, kendi içlerinde zıt kutuplar olarak değerlendirilebilir. Nietzsche’ye göre tabiat ve buna bağlı olarak insan, hatta sanat ve estetik, Apollon ve Dionysos ikililiğine bağlı olarak değişir ve dönüşür. Nietzsche’nin tarih bilimine bakışında da bu iki öğenin önemi büyüktür. Marx ise Hegel felsefesine ilgi duymuş, fakat Hegel’in yeniden yorumladığı Diyalektik metodu idealizmden kurtararak materyalist bir temele yerleştirmiştir. Diyalektik materyalizm, düşüncenin de maddenin bir formu olduğunu, maddenin hareketsiz ve değişimsiz varolamayacağını savunan, bu değişim ve dönüşümün de kendi karşıtları içinde çatışarak ve uzlaşarak devineceğini öngören felsefi akımdır. Marx tarihe ve geleceğe bu yöntemle bakar ve çözümlemeye çalışır. Tıpkı Nietzsche’nin Apollon-Dionysos ikililiği ile çözümlemesi gibi.. Elbette Apollon-Dionysos ikililiği ile Diyalektik materyalizmin aynı şeyler olduğunu söylemek anlamsızdır. Lakin iki filozofunda kendi bakış açılarıyla bir tür ikililik ve karşıtlıktan yola çıkarak tarihi ve geleceği çözümlemeleri, benzerlik olarak tanımlanabilir. Örneğin Nietzsche, Diyalektiğin babası olarak bilinen Herakleitos’a büyük saygı duyduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Özellikle de “Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe” adlı eseri, Herakleitos’a methiyelerle doludur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Nietzsche Sokrat diyalektiğine şiddetle karşı çıkmasının Heraklit diyalektiğiyle karıştırılmaması gerektiğidir. Çünkü Nietzsche, Diyalektik yöntemi kullanan Sokrat’ı eleştirir ve onun kullandığı yöntemi neredeyse lanetler. Mehmet BERK KAYNAKÇA 1] Fehmi Baykan – Nietzsche’nin Felsefesi, Kaknüs yay, S 11
Friedrich Nietzsche’nin felsefesinin başlangıcı, Tanrı’nın Ölümü krizine dayanır. Bu kriz, aslında tüm anlamlardan soyutlanmış insanoğlunun nihilizm bataklığına saplandığına ve bu sebeple de kendine yabancılaştığına bir göndermedir. Bu sebepledir ki Nietzsche Decadence kavramını orjinal haliyle sıklıkla kullanır. Decadence, Fransızca bir kelimedir.Latince kökenli olup “decadere” den gelmektedir.[1]Nietzsche, eserlerinde bu kelimeyi özellikle Almanca’ya çevirmeden kullanmıştır. Çünkü Almanca’da tam olarak karşılığı bulunmamaktadır. Nietzsche’nin Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarında da bu kavram kullanılır.Her ne kadar yukarıda belirttiğim şekilde çeviri yapılabilinse de , bu kelimenin , aslında Türkçe olarak anlamını tam olarak karşılandığı bir kelime mevcut değildir. Genellikle dilimize yozlaşma, yabancılaşma, çökme, çürüme olarak çevrilir.
Görüldüğü üzere yabancılaşma, Nietzsche’nin felsefesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Marx’da da yabancılaşma kavramı önemli bir konu olarak kendini hissettirir. Yabancılaşma kavramı, Marx’in teorisinin özellikle başlangıc evresinde belirgin bir önceliğe ve öneme sahiptir. Marx’ın erken yazılarında bu önceliği ve yabancılaşma kavramının çeşitli açılımlarını görmek mümkündür[3].Friedrich Nietzshe, Sokrates öncesi Antik Yunan felsefesine büyük hayranlık duymuş ve ilk dönemlerinde antik yunanı yeniden ele almıştır. Zira ilk kitabı olan Tragedyanın Doğuşu, iki Antik Yunan tanrısını, Apollon ve Dionysos’u konu alır.
2] Friedrich Nietzsche – Güç İstenci, Birey yay., S 88
3] Wikipedia – Marx’ın Yabancılaşma Teorisi
4] Karl Marx – Sosyoloji ve Felsefe (Derleme), Belge Yayınları, S 180 (Orjinal Kaynak, adı geçen eserde verilmiştir)
5] Karl Marx – Sosyoloji ve Felsefe (Derleme), Belge Yayınları, S 181 (Orjinal Kaynak, adı geçen eserde verilmiştir)
6] Friedrich Nietzsche – Güç İstenci, Birey yay., S 338
7] Karl Marx – Sosyoloji ve Felsefe (Derleme), Belge Yayınları, S 262-263 (Orjinal Kaynak, adı geçen eserde verilmiştir)
