Kullanıcı Değerlendirmesi: / 12
ZayıfEn iyi 

Diyarbakır, Vali ve Deli Şiyo

Garip bir düzlemde seyrediyoruz. Baharın yumuşak havasına gebe bu cemrenin ortasında doğu yakasından müzelik kafalar belirdi. İşçiler değil, arkeologlar kazıyor, yumuşak parmakların bittiği yerde başlayan bakımlı ak tırnaklarıyla. Kafalar genç, kafalar isimsiz ve dilsiz, her birinin ayrı bir hikayesi var kanla örülmüş iki metre ötedeki sağanak ölüme, o renksiz duvarlara, o kulaksız derin dehlizlere…ve bir kadın beliriyor, bakışları dik, bakışları gururlu, koynunda genç bir delikanlının fotoğrafıyla. İnce, narin bileklerinde halkadan yedili kemali, yani cumhuriyet altını, usulca fısıldıyor kazıcılardan birine, ”o hala yaşıyorsa, söyleyin ona nişanı var, aha altınları” diyor. Yumuşak yüzlü yumuşak sözlü genç adam inliyor, ”kafalar tarih öncesinden, devletimiz buna emir verdi” diyor. Kadın ürküyor,”ama nasıl olur, daha demin patlamıştı sağanak ve demin belirmişti şavkıyan ışık, peki o güzel insanlar, o güzel gözleriyle nereye gittiler” diye dert yanıyor.

Surların tepesinde iki kolunu yana açmış yaşlı bir adam, tok sesiyle, ”o güzel insanlar, o güzel gözleriyle o karanlığın vahşetine gömüldüler, onların ne sesi ne de soluğu kaldı, yok oldular, kanlı pençelerin sardığı boğazlarda”  diye seslendi. Yumuşak toprağın sardığı o geniş bahçe kar altında, ve kim bilir kaç bin yıldır hala orada. Bakışlar gergin, bakışlar umutla yoğrulmuş, asi… ve beklemeye hazır sabrın kıyısında, binlerce yıllık o hasretin tatsız kıvamında, bütün sofraların kirlendiği bir uygarlık çağında…

işte onlardan biri, devletin bir adamı, Bakan kendisi, bu çırpınan yüreklerin kıyısında o hala oyun havasında. Elinde bir kartopu, sıra sıra dişlerini çevreleyen dudaklarında ayıp bir kahkahayla, sallıyor kartopunu sevimli gözüken şakşakçı medyanın suratına, olanları ödüllendiren bir havayla. Yaşlı adam iğrenerek tükürdü sağına.. solu yumuşak ve kederli, solu dertten parça parça, yoksul ve bitkin…. Fındık bıyıklı bir adam, kuklalara benzeyen sürünün ortasında, bütün bakışlar orada, parlayan kunduralar, parlayan sık dokumalı siyah, lacivert kumaşlarla, birden kar çekilmeye başladı, ve mantıklı düşünceler belirdi kafaların çıktığı kan çukurunun başında…geniş ağzı inip kalkıyordu dostlarını pazarlayan çirkin suratın dudaklarında,”burası müze olacak, müze…işte müze dedik, daha ne yapalım. .eskiler bunu da yapmıyordu.. evet evet buraya müze yakışır”  demeye başladı.

Kadın itilmiş, kadın unutulmuş, göğsüne sıkı sıkı bastırdığı fotoğrafıyla, geniş ağızlı satılmış ağayı dinliyordu, satılmış ağa devam ediyordu,”ölenlerin birer fotoğrafı olacak, aileler buna sevinecek, oğulları ölmeyecek, burada yaşayacak” diyordu. Kadın, ana yüreğinin sarsıcı gücüyle “hayır” dedi,”onların dirisini aldınız ama anılarını asla alamayacaksınız, suretler bizde kalacak duvarda değil”  diye haykırdı. Surların tepesi kızıla boyandı, yaşlı adam yerinde tepiniyor ve alaylı ifadelerle mani düzüyordu,”devlet aldı eline sazı, yoktur bu avazın aslı, kafalar tarihtir, Bakanlar şahittir…. demin kaçtı ağızdan, aslı olan bu kafalardan, müze olacak denilen sözden, devlet yalancıdır yalancı, bunu ben değil söyleyen Bakanıdır Bakanı.”

Ufuklarda beliren güneşle ortalık sarardı, soğuktan daralan gövdeler genişledi, nefesler çekildi,duygular sel oldu aktı.Kazıcılar yorgun, kazıcılar bitkin, içlerinden biri iki kolunu göğe açarak “burada iş bitmez, daha çalışmıyoruz” dedi ve koca çukurdan çıktılar, çamurlu ak elleriyle.

Ve Suriçi ahali iyi bilir, Diyarbakır iyi bilir, Deli Şiyo’nun ağzını…sivridir ,iğnelidir, dostun kulağına bir nağme, düşmanın yüreğinde bir hançerdir. Vali de bilir,Bakan da bilir, tanırlar onu….tanımayan yoktur Deli Şiyo’yu bu topraklarda. İşte geliyor Deli Şiyo, beş kapıdan biri olan Saray kapıdan içeri, işte giriyor,…. huy edinmiş bu kapıdan girmeyi, öteden beri….. Şiyo’nun, yüzünde sevinç, Şiyo’nun dudaklarında alaycı bir ifade… ve sırıtır bir yandan; bakışları durgun, bakışları bir bilgenin sevdasında ve aydınlık, işte geldi Deli Şiyo..eğildi, fotoğrafı göğsünde bastıran kadının ellerine, yüzüne sürdü, kalın dudaklarına dayadı sonra, öptü sevinçle. Surun tepesinde duran yaşlı adama seslendi, lanetlenmiş bir dille…. güldü sonra ağız dolusu ve ağladı. Ortalık durgun, ortalık keder ve hüzün, lanetlenmiş zamanların karanlığında…. ve sesler, solukları dudaklarda donuk..kılıç sesleri, at kişnemeleri ve yoksul halk, köleler, korku askerleri ve tufan, başlar bir kargaşa, başlar bilinmezlik ve kıyamet, acı ve gözyaşı, beş kilometrelik sur boyunca….sesler birbirine karışır, hüküm sürmüş bütün uygarlıkların, imparatorlukların; Huriler, Mitaniler, Asurlar, Medler, Persler ve Büyük İskender, Romalılar,Bizanslılar ve Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar….

Deli Şiyo mutlu, Deli Şiyo keyif içinde, avuçlarında kadının eli ve gözleri surların tepesinde, o yaşlı adamda. Yaşlı adam gene tepindi, Deli Şiyo tam da orada, dibinde, yemenileri yırtık, yemenileri sırılsıklam, ve bastırdı çığlığa dönüşen sesiyle, ”ülkemizin bu kötü tablosunu renkli gösteren Başbakanımıza, hükümet adamlarımıza ve meşhur basınımıza tilili..”

Bakan kızardı, Bakan terledi ama utanmadı….utancı sesindeki arsızlıkta, ve bağırdı o kanlı sofranın beslediği, o geniş gövdesiyle; ”o bir delidir, ne söylese yeridir” kuklaların o rezil alkışları eşliğinde.

 

Azad Özyılmaz

 

Makaleler - Edebiyat

Site Login

casus telefon
casus telefon
casus telefon