Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

Uludere Katliamı’nın Sosyo-Stratejik Derinliği Üzerine

"Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır”…(Haşr Suresi-18)

Türkiye’nin görece yakın tarihinde kitlesel çapta çok önemli insani dramlar yaşandı/yaşatıldı. Şu ana kadar tüm olup bitenler ulusal sınırlar içinde manipüle edildi, en azından görmezden gelindi veya tahrif edilerek bozulmaya yüz tutuldu. Ve olayların iç yüzü karanlıkta kaldı/bırakıldı, ama Uludere Katliamı çok farklı konum kazanmış oldu.

Bir kere katliamdan sonra halkın BDP’nin de çağrısına uyarak kepenk kapatmasının yine hükümeti ve devleti çok rahatsız ettiği ortaya çıktı. Her ne kadar başbakan ve cumhurbaşkanı BDP’nin “yas ilanını” bir “şov” olarak nitelendirse de pekala bu “şov” yakıştırması da siyasal sistemin, toplumun kitlesel veri tabanına işlenen bir çeşit “faşistik ayar verme kodu”dur. Halbuki insanlığın kıyısından geçen her bireyin bu olaya tepkisini ve protestosunu çekmesi kadar olağan bir şey var mıydı? Ve tüm ülkede yas ilan edilmesi en azından anlamlı olmaz mıydı?

Bundan önceki kepenk kapatma olaylarını baskı altındaki halkın mecbur kaldığı bir eylem olarak dillendirmeye çalışan iktidarın, bu sefer olayın sosyolojik gücünü çok net bir biçimde hissettiğini söylemek mümkün. Bu bakımdan böylesi bir ortamda iktidar, bu seferki olayları öyle bol keseden provokatörlükle, propagandistlikle vs. ile kriminalize ederek bu işin altından kalkmanın kolay olmadığının ve en azından vicdani olmadığının da muhasebesini yapmıyor değil.

Dikkatinizi çektiyse neredeyse tüm sosyal tepkilerin ve protestoların ardında “bir avuç provokatörün olduğu” yolunda bir çeşit faşistik kitle-iletişim ve algı yönetimi anlayışının devreye sokulduğunu görürüz. Bu faşistik anlayışın taşıyıcısı iktidar ve onun DNA’sı da siyasal sistem ve otoriteryen toplumsal katmanlardır. Medya bu ikisi arasında köprü kurduğu vakit muazzam bir iç sömürü dinamiği oluşmakta.

Uludere Katliamı Türkiye’nin yıllardır iç sömürge mekanizması gibi çalışan Türkiye medyasının da iç yüzünü ortaya koyması bakımından çok önemli bir yere sahip. Roj Tv ve Fırat News olmasa belki de bu olayın hemen tahrif edildiği bir ortamın içinde bulacaktık kendimizi. Dolayısıyla Türkiye medyasının olayı duyduğu saat ile olayı duyurduğu saat arasında 12 saatlik bir “varoluşsal gerilimin” içinde boğulduğunu görüyoruz ki gelinen noktada medyanın çok da “bağımsız, gücünü özgürlüğünden alan, tarafsız ve saydam” olmadığı  bir kez daha ama çok acı biçimde anlaşılmış oldu.

Uludere Katliamı’nın Türkiye’de Kürtler’in sosyo-kültürel ve bir bakıma siyasal hak taleplerinin uluslararası toplumda daha detaylı tartışılmasının ve gözden geçirilmesinin de yolunu açması bakımından başımıza gelen hayırlı bir musibet olmasının da anlaşılabilir bir tarafı olsa gerektir.

Ulus-üstücü bir bakış açısıyla diyebiliriz ki şu ana kadarki sürecin hep “devlet-örgüt çatışması” imajı üzerinden yürütülen her türden “güvenlikçi” bakış açısının da sonunu getiren Uludere Katliamı’ndan sonra, “devlet ve halkın birbirini boşadığı” en azından “devlet ve halkın yavaş yavaş ilişkilerini gözden geçirdiği” bir toplumsal merhalenin içine girdiğimizi de söylemek mümkün. Bu bağlamda “bir musibet bin nasihatten iyidir” şiarlı toplumu aydınlatıcı bir işleve dönüşme gücü olan bu olayın, pekala hayırlı bir tarafının olabileceğinin de hesabını yapmak anlamlı değil midir? Şimdi soruyoruz: Uludere Katliamı’nın sorumlusu kim? Bunun yanıtını bekliyoruz.

Hamit Ölçer

Makaleler - Siyaset

Site Anketi

Serbest Kürsü bölümümüzü nasıl buluyorsunuz?

Üye Girişi

Kimler Online

Şuanda 3 konuk çevrimiçi

Site Login

casus telefon
casus telefon
casus telefon